Görsel 1
Gazeteciliğin asıl amacı bilgi sahibi bir toplum oluşturmak. Yine de, haberlerin serbestçe her yerde dolaştığı bir ortamda “bilgi sahibi” olmanın ne anlama geldiği çok da açık değil.
Geçen ay, medya kullanma pratiğimde* yeni bir şey denemeye karar verdim. Genellikle sabahları, e-postamdaki haber bültenlerine ve Twitter akışına göz atar, telefonumdaki haber uygulamalarını incelerim. Ardından ofiste, başka işlerle de uğraşırken Facebook ve Twitter’ın da dahil olduğu, habercilikle ilgili uygulamalardan gelen düzinelerce bildirime bakarım. Genelde günün en önemli haberlerine ayak uydurabildiğimi hissediyorum ama okumalarım parçalı ve eksik kalmış gibi –Sadece bir hikayeyi gözden geçiriyorum ya da bir kısmını okuyorum. Her zamankinden fazla okumama rağmen, daha az anlıyormuşum gibi geliyor.
Haberlere bu şekilde erişmeyi bırakmadım ama yöntemimi belli bir ölçüde değiştirmeye çalışıyorum. Yeni bir alışkanlık edindim: Kahvaltıdan sonra ya da yoldayken New York Times’ın basılı versiyonunu okumak. 2000’lerin başından, Times’ta yeni muhabir olduğum zamanlardan beri basılı gazete her gün kapıma bırakılıyor ama haberleri online* almaya başladığımdan beri bunu görmezden geliyordum. Her sabah basılı gazeteyle kesintisiz zaman geçirmeye başladığımdan beri haberlerle odaklanarak ilgilenebiliyorum. Enine boyuna okuma yapabiliyorum. Mesela sosyal medya akışında karşıma çıkmayan ya da gözümden kaçan bazı makaleleri okuyabildim: Kopenhag’ı karbonsuz bir şehire dönüştürme çabaları, ABD ve Taliban arasındaki görüşmeler, kullanılan mermi boyutunun ölüm oranını etkilemesiyle ilgili yeni bir çalışma. Bu şekilde daha iyi bilgi sahibi oluyorum* gibi görünüyor.
Pek çok insan bunun gibi denemeler yapmıştır tabii ki. Telefonumuza bağlı olmanın dikkat süremizden psikolojik sağlımıza her şeyi etkilediği hakkında da çokça deney yapılmıştır. Georgetown Üniversitesi bilgisayar bilimleri profesörü Cal Newport, yeni kitabı “Dijital Minimalizm: Gürültülü Bir Dünyada Odaklanarak Yaşamak”ta, cihazlarımızın bağımlı edici özelliklerinin tesadüfi değil; teknoloji şirketlerinin düşünerek tasarladığı, insanları bu cihazlara bağlı tutacak bir döngünün sonucu olduğunun kanıtlarını ortaya koyuyor. Newport bu durumda asıl olarak sosyal medya platformlarını suçluyor, fakat insanların habere erişim yollarını da tekrar düşünmeleri gerektiğinden bahsediyor. Yazar, “eksik, gereksiz ve sıklıkla çelişkili” bilgi seline maruz kalmanın amaca ters düştüğünü ve bizi daha az bilgi sahibi bıraktığını söylüyor. Çok önemli bir olayın gerçekleşmediği sıradan bir günde bile insanların canlarının sıkıldığı her an bu cihazları kullanma alışkanlığı geliştirdiğini ekleyerek devam ediyor. “Politikayla ilgiliyseniz ve sol kanada daha yakınsanız bu sıra CNN.com’dan başlayıp oradan New York Times’ın anasayfasına, oradan Politico, the Atlantic, Twitter ve en sonunda Facebook akışınızda biter.” Teknoloji ile ilgilenenler Hacker News ve Reddit’i, spor severler ESPN’i buna ekleyebilirler. Medya şirketleri için bu karlı bir anlaşmadır. “Günde 10 farklı siteye 10’ar kere girmek onlara para kazandırıyor, bu sizi güzel bir siteyi günde bir defa ziyaret etmekten daha “bilgi sahibi” hale getirmese bile,” diyor.
2008 yılında Columbia Journalism Review tarafından “çok fazla bilgi” çağında haber yorgunluğunun incelendiği “Aşırı Yükleme” başlıklı bir makale yayınlandı. “Aşırı Yükleme” makalesi yayımlandığında, Blackberry hala akıllı telefon piyasasını domine ediyordu Aynı zamanda iPhone’a henüz anlık bildirim özelliği gelmemiş, Twitter “retweet” özelliğini hayata geçirmemiş ve BuzzFeed kurulmamıştı. Dönüp baktığımızda, 2008 yılında aşırı bilgi yüklemesinden muzdarip olmak ilginç geliyor. Bugün, 10 yıldan fazla zamanın ardından, önümüzde yeni bir hesaplaşma var gibi duruyor. Apple CEO’su Tim Cook, geçtiğimiz yıl, kullanıcıların telefondaki aktivitelerini takip etmelerine olanak tanıyan “Screen Time” uygulamasını piyasaya tanıttı. Cook, Fortuneconference’a verdiği bir röportajında kendi telefon kullanımını da takip ettiğini ve aldığı bildirim sayısını oldukça azalttığını belirtti. “Bence bazılarımızın cihazlarıyla çok fazla vakit geçirdiğini artık herkes anladı,” dedi.
Haber kuruluşlarının da Newport ve Cook’un bahsettiği bu problemlere nasıl katkıda bulunduğunu göz ardı etmemek lazım. Medya kanalları dijital odağımızın çok fazla paya bölünmesi sonucu azaltıldı; Facebook, Google ve diğer teknoloji platformlarının yaptığı gibi, dijital hayatımızı tekelleştirmeye yöneldiler. Haber kuruluşları bu sitelere trafik çekmek için tamamlayıcı bir rol üstlenmek zorunda kaldı. Bu bağımlılık, hangi haberlerin peşinden gidileceği, nasıl sunulacağı, bunların sesinin ne kadar hızlı ve güçlü duyurulabileceği konusunda çok etkili oldu. 2017’de yayımlanan “Zihinsiz Bir Dünya: Büyük Teknolojilerin Varoluşsal Tehdidi” kitabında, The New Republic’in eski yazı işleri müdürü Franklin Foer “arsız bir şekilde Facebook üzerinden tıklanma kazanma yarışı”ndan ve “Google algoritmalarını alt etmek için harcanan acımasız bir efor”dan bahsediyor. Gazete ve dergiler yıllardır geniş kitlelere ulaşmayı hedeflemişlerdir fakat bu çabalar çoğunlukla dolaşım departmanına aittir; haber merkezleri çoğunlukla bu baskıdan uzak kalmış ve okuyucun neleri okuduğuyla çok da ilgilenmemiştir. Bugün ise, eski haber kuruluşlarında da online olarak kurulanlarda da, hepsinde kitle ölçüm araçları* kullanılıyor. Times’ın haber merkezinde çalışan herkesin kaç insanın hangi haberi okuduğunu, nereden eriştiklerini, hangi cihazı kullandıklarını ve haberlerin nasıl öne çıkarıldıklarını gösteren dahili analitik araçlarına erişimi var.
Bunun yanında, Chartbeat ve Google Analytics gibi ticari amaç güderek kurulan kitle ölçüm araçları da oldukça yaygın. Newyorker.com editörü olarak, her zaman haberlerin çeşitli okuma sayılarını gösteren bir uygulama olan Parse.ly’nin açık olduğu bir sekme bulunduruyorum.
Ticari kaygıları değil editoryal değeri önemseyen haber kuruluşlarında bile yayın alanını belirliyor, editörler için bu metriklere ne kadar önem vermeleri gerektiğini anlamak zor. Guardian’ın eski yazı işleri müdürü Alan Rusbridger, “Son Dakika: Gazeteciliği Yeniden Kurmak ve Bunun Önemi” kitabında, bu metriklerin karar alma sürecine etkisinin kendi gazetesine kademeli olarak nasıl girdiğini anlatıyor. Amaçladıklarının “verilerden haberdar bir haber merkezi” olduğunu, “verilerin yönettiği bir haber merkezi” olmadığını yazıyor. Yine de ikisinin arasındaki çizginin ne zaman aşıldığını fark etmek zor.
Reklamlarla sürdürülen dijital medya kuruluşları için bu cezbedicilikler karşı konulamaz halde. Bir sosyal medya platformundan ya da arama motorundan gelen her ziyaretçi, ne kadar kısa kalırsa kalsın, bir gelir getiriyor. Facebook ve Google büyüdükçe reklam ücretlerini aşağı çekti ve tıklama başına gelir azaldı. Buna rağmen, ‘tık tuzağı’ -clickbait başlıklar, acımasızca yazılmış, yaygınlaşan “sıcak gelişme” haberleri, herkesin aynı trendleri takip etmesiyle gittikçe homojenleşen haber alanları için bir teşvik niteliğinde olmaya devam ediyor. Böylece alacakları akışı kaçırmıyorlar. Üretmesi ucuz olan ve Facebook ya da Google’dan tıklama getirme potansiyeli olan her içerik artık gelir getiren bir “okur kitlesi fırsatı”.
Teoride, abonelik odaklı model, sayfa görüntülenmesini ana amaç edinen gazeteciliğin yerini alarak başka hiçbir yerde bulunamayacak ve para vermeye değer bir model. Foer ise, abonelik odaklı gelir modelinin sadece editoryal kimliğini korumak isteyen medya bünyeleri için uygulanabilir olduğunu iddia ediyor. Fuer’in hayal ettiği iş modelinde güvence veren bir özgürlük var: bir Google araması ya da trending topic üzerinden gelen ve bir daha siteye girmeyen ziyaretçileri kovalamaktansa, bir yayın sadece gerçek hayranlarına odaklanabilir. “Medya, bu hırsını biraz azaltıp kendi hedef kitlesine dönmeli, sadık okuyucu kitlesini oluşturmalı,” diye ekliyor. “Medya kendini kurtarmak için okuyucularından para isteyecek, okuyucular okumak zorunda olacak.”
Yine de, aboneliklerin artmasına yönelik en yaygın yaklaşım, reklam odaklı medya bünyelerinin uyguladığı taktiklerle benzerlik gösterir. Tüketiciden gelir bekleyen çoğu haber kuruluşu kullanıcılara abone olmadan da her ay belli sayıda ücretsiz makale okuma hakkı veren bir ödeme stratejisini benimsedi. Bu sayede abone olmayan kullanıcılara ödeme yapmadan birkaç ay ya da daha uzun bir süre önce yayını tanıma ve bazı örnekleri görme imkanı sunuluyor. Hal böyleyken, Google ve Facebook, kullanıcıları bu tarz bir abonelik sistemine çekmek için elzem bir kapı olmaya devam ediyor. Trend olanın zulmü sona ermiş değil.
Gündelik ziyaretçileri düzenli okuyuculara döndürme işi kendi teşviklerini yaratıyor. Telefonlarımızdaki haber uygulamalarının sürekli anlık bildirimler yollamasının nedeni okuyucuyu sürekli geri çekmektir. Bu okuyucuları abone olmaları için akıllarını çelmek de sürekli yeni ve çeşitli içerik üretimi gereksinimini doğuruyor. Okuyucuların ayda bir ya da iki makaleyle haşır neşir olmaları yeterli değildir; aylık okuma limitlerine ulaşana kadar tekrar tekrar siteye girip ona karşı bir sadakat geliştirmeleri gerekir. Nitelik çok önemlidir –fakat yine de belli ölçüde bir üretimin olması gerekir.
Son zamanlarda geniş hacmi olan online habercilik, Newport gibi, insanları haberdar etme amacıyla ters mi düşüyor diye merak etmeye başladım. Bu soru üzerine araştırmalar şaşırtıcı derecede az. Northwestern Üniversitesi’nde İletişim Çalışmaları profesörü olan Pablo Boczkowski, “Benim öngörüm insanların öncesine göre daha az bilgi sahibi oldukları değil, daha farklı şekilde bilgi sahibi oldukları,” dedi. Boczkowski’nin araştırma alanlarından biri de günümüz gençlerinin haberlerle nasıl etkileşim halinde olduğu. Çoğu, bir haberi araştırmak için internete girmiyor; sosyal medyada tesadüfen haberlerle karşılaşıyorlar. Telefon ya da bilgisayarlarını arkadaşlarından gelen mesajları ya da güncellemeleri kontrol etmek için kullanıyorlar, bu sırada da bir haber sitesinin gönderisiyle karşılaşıyorlar. Çok az insan sabahları basılı gazete okuyor ya da akşamları televizyon karşısına geçip haberleri izliyor. Bunun yerine, haberler onlara ‘değmiş’ oluyor. “Bu, çevrenin bir parçası,” diyor Bockzkowski.
Haberler ozmos tarafından ne kadar iyi emilmiş olabilir?* Araştırmalar insanların bilgisayar başındaki işleri arasında gidip gelme oranının çarpıcı olduğunu gösteriyor; geçen yıl yayınlanan bir makale bilgisayar başında iki görev arasında geçiş yapma süresinin medyanını on bir saniye olarak ortaya koydu. Telefonları bu kümeye dahil edersek geçiş süresi çok daha hızlı. Haberlerin küçük küçük parçalara bölündüğüne hiç şüphe yok. “Eğer ortalama bir siteyseniz hikayenizi anlatmak için beş ila yedi saniye süreniz var,” diyor Boczkowski. Bu sebeple, insanların farklı haber konularında genel bir seviyede çok daha farkında olduğu çıkarımını yapmak mantıklı gelebilir fakat aynı zamanda hiçbir konuda derin bilgiye sahip değiller. Derinlemesine ve geniş okumalar yapmaya meyilli okuyucular bile sosyal medya filtreleriyle karşılaşıyor ve karşılaştıkları içerikler kendi ağlarındaki insanlara göre önceliklendirilmiş durumda.
Gazeteciliğin asıl amacı bilgi sahibi bir toplum oluşturmak. Yine de, haberlerin serbestçe dolaştığı bir ortamda “bilgi sahibi” olmanın anlamı çok da açık değil. Şu an Columbia Üniversitesi Gazetecilik Okulu’nda ders veren sosyolog Michael Schudson, 1998 tarihinde yazdığı “İyi Vatandaş” adlı kitabında vakti ve disiplini olan, sivil hayata tutunmuş, siyaset hakkında derin bilgisi olan ideal bilgi sahibi vatandaş kavramının hiçbir zaman gerçekçi olmadığından bahseder. Kurucular, vatandaşlardan görece az bir siyasi bilgiye sahip olmalarını beklerler; Progresif dönem reformcuları parti mekanızmasında korntrolü ele almaya çalışıp bireyleri mantıklı kararlar vermeye yönlendirince, bu bilgi sahibi vatandaş ideali bir sonraki yüzyıla kadar tutunamadı.* (Bağımsız basının ticari bir olgu olarak ortaya çıkması ve basın polislerinin artarak profesyonelleşmesi de bu dönemde olmuştur.)
Schudson hayatta daha gerçekçi olacağını düşündüğü bir vatandaşlık modeli öneriyor: “gözlemci vatandaş” -siyasette neler olup bittiğini gözlemleyen ama hiçbir zaman tamamıyla içli dışlı olmayan birisi. “Gözlemci vatandaş çevresel gözetim aracılığıyla bilgi toplayarak olduğundan daha fazla toplumla iç içe olur,” diye yazıyor. “Küçük çocuklarını havuzda yüzerken izleyen aileler hayal edin. Bilgi toplamıyorlar, sahneyi izliyorlar. Aktif değil gibi görünüyorlar ama harekete geçme ihtimaline karşı temkinliler.” Schudson ayrıca gözlemci vatandaşların “geçmiş vatandaşlardan daha iyi bilgi sahibi olabileceğini, akıllarında çok fazla bilgi parçası olduğunu” iddia ediyor. “Doğru zaman geldiğinde bu bilgiyi kullanacaklar; yozlaşmış bir kanun koyucuyu kovmak için oy kullanacaklar ya da önemli bir halk oylamasını onaylayacaklar.”
Teoride, sosyal medya bizi daha iyi gözlemci vatandaşlar yapabilir. Fakat, Schudson’ın gözlemci vatandaşların uygun zamanlarda aktif hale geleceğini iddia eden teorisi, Twitter ya da Facebook gibi platformların havuzda bekleyen panik dalgalarını etkinleştireceğini ön göremedi. Brexit ya da aşı karşıtı kampanyalar bu tehlikenin birkaç örneği.
2017 yılında bilişsel bilimciler Steven Sloman ve Philip Fernbach “Bilgi İlüzyonu: Neden Asla Yalnız Düşünmüyoruz.” adlı kitabı yayımladı. Yüzeysel bilgilerin zararlarının anlatıldığı bu kitap, sosyal medya odaklı haber tüketiminin demokrasimizde istenmeyen sonuçlar doğurmasının güzel bir açıklaması niteliğinde. İnsanlar bilgi sahibi oldukları konuları çoğunlukla gözlerinde büyütüyorlar ve hoş görülemez biçimde güçlü düşünceleri benzer şekilde eksik bilgi sahibi insanlar tarafından destekleniyor. Bu da kendi kendini pekiştiren eksik bilgi sahibi toplumlar oluşmasına yol açıyor: Grup üyeleri çok bilmedikleri ama destekledikleri bir düşünceyi paylaştıklarında, bu grubun üyeleri kendilerini görüşlerinin doğruluğuna ve vazifelerinin belli olduğuna inandırarak birbirlerinin anlayış biçimini pekiştirebilirler. Elle tutulur bir uzman görüşü olmasa bile. Herkes bir diğerini doğrular ve bu görüşleri bir ilüzyon halini alır.
Aynı yıl, iş arkadaşım Elizabeth Kolbert Sloman ve Fernbach’ın çalışmasını “Neden Gerçekler Fikrimizi Değiştirmez” adlı makalesinde alıntıladı. “Diyelim ki, senin Affordable Care Act konusunda duruşun dayanaksızsa ve ben sana güveniyorsam, benim fikrim de dayanaksızdır. Ben bu fikrimi Tom’a anlatırsam ve o da bana katılmaya karar verirse, onun fikri de dayanaksızdır. Fakat şu an üçümüz de hemfikiriz ve bu görüşümüze daha da çok güveniyoruz. Eğer fikrimizle çelişen her fikri ikna edici değil diyerek inkar edersek, evet, işte Trump yönetimi.”
Görünüşe göre, bu bilgi ilizyonunu yok etmenin bir yolu var. Buna göre insanlardan savundukları düşünce gerçek hayatta pratiğe geçirilirse neler olacağını tüm detaylarıyla anlatmaları isteniyor. Sloman ve Ferbach, “Nedensel bir açıklama sağlamaya çalıştığımızda ne kadar cahil olduğumuzu fark ettik,” diyor. Bu farkındalık bizi görüşlerimizde aşırıya kaçmamaya yöneltti. Bu kavrayışın medya için de önemli bir sonucu var: Derinlik önemlidir. Karmaşıklıklarla iç içe olan, önerilen politikaların uygulanmış hallerini inceleyen ve topluma titiz bir analiz sunan gazetecilik, daha iyi bilgilendirilmiş ve daha az kutuplaştırılmış bir topluma öncülük edebilir. Bu durumda, eğer Schudson haklıysa, okuyucuların çok az bir kısmı ideal bir şekilde bilgilenmiş olabilecek zaman, eğilim ve bu tavıra sahip olabilir. Çok daha fazla insan bilgilendirilmiş olmak yerine gözlemci vatandaşlar olacak ve sosyal medya ve büyük kitlelere hitap eden haber operasyonları sayesinde kolayca tetiklenebilecek ve dikkatleri dağıtılabilecek. Bu girdaba daha fazla hikaye eklemek medya kuruluşları için daha fazla ekonomik anlam ifade edebilir ama bizi daha iyi bilgilendirilmiş hale getirecek diye bir durum söz konusu değil. Sadece mevcut bilgimizi daha da parçalayabilir.
Belki de medya ile olan ilişkimizi tekrardan ayarlamalıyız. Bilgiyi nasıl sarf etmemiz gerektiğini ve bilgi sahibi olmanın ne demek olduğunu tekrar düşünmeliyiz. Gazeteci ve akademisyen Jennifer Rauch, son kitabı “Yavaş Medya: ‘Yavaş’ Neden Tatmin Edici, Sürdürülebilir ve Akıllıca”da yaklaşık on yıl önce ortaya çıkan bir akımdan bahsediyor. 2010 yılında Sabria David, Jörg Blumtritt ve Benedikt Köhler tarafından internette “Yavaş Medya Manifestosu” adıyla bir belge yayınlandı. Bu belge hem okuyucuları hem de gazetecileri kalite ve zaman ötesi olmayı vurgulayan “Yavaş Yemek”(Slow Food) akımından etkilenmeye şevk etti. “Yavaş Medya, hızlı tüketimle ilgili değil; kullanacağınız malzemeleri akıllıca seçmek ve bunları yoğun bir şekilde kullanmakla ilgili,” diyor yazar. “Yavaş Medya gelişigüzel kullanılamaz ama kullanıcılarının tüm dikkatini uyandırır. Aşçının ve misafirlerin tüm duyularının dikkatini üzerinde isteyen iyi bir yemek gibi, Yavaş Medya da sadece odaklanmış bir tetikte olma durumunun keyfiyle tüketilebilir.”
Rauch, Slow Media’ya örnek olarak 2011’de kurulan İngiltere menşeili üç ayda bir yayımlanan Delayed Gratification dergisini gösteriyor. Web sitesi de olan ama asıl olarak basılı yayını kullanan Delayed Gratification, kendini “dünyanın ilk Yavaş Medya Gazeteciliği dergisi” olarak tanımlıyor. Geçen üç ayda olan olayları, ortalık durulduktan sonra neler olduğunu görmek ve gündemin nasıl değiştiğine bakmak için inceleyeceklerini vaat ediyor ve “’Sıcak Gelişme Haberlerine Son Vermek”ten gurur duyduklarını belirtiyor. Bu esnada, bu yılın başlarında, BBC’nin eski haber müdürü James Harding, Dow Jones’un eski başkanı Katie Vanneck-Smith ve İngiltere’nin eski ABD büyükelçisi Matthew Barzun her gün 5 dijital hikaye paylaşmayı ve üç ayda bir yayımlanan bir dergi çıkarmayı amaçlayan Tortoise Media’yı kurdular. Tortoise, haber sisteminin ekosistemindeki aşırı yorucu günlük gürültü miktarına direkt bir yanıt olarak kuruldu. Web sitesindeki bir ifadede, “Sorun sadece yalan ya da asılsız haberler değil, çünkü çok fazla güzel iş de var. Sorun şu ki o kadar fazlalar ki pek çoğu aynı. Aceleci, eksik ve kafa karıştırıcı. Çok fazla haber merkezi haberi kovalıyor ama asıl hikayeyi kaçırıyor,” deniyor.
Gazetecilik, genelinde yavaşlayabilir mi? Yavaş medya hareketi hakkında okuduktan sonra -çoğunlukla Avrupai görünen bir olgu- kaçınılmaz olarak ABD’de belli bir okumadan sonra ücrete tabii tutan ve dijital olarak çok seri üretim yapan dergi sektöründeki trendler hakkında düşündüm. Yavaş Medya’nın çekiciliği, gazeteciliği daha da genişçe şekillendiren teknolojik baskıları geri itmesinden geliyor. (Newport Yavaş Medya’yı kitabının bir bölümünde okuyucuları “dikkat dayanıklılığına” katılmaya davet ederek destekliyor.) Bu, haberleri deneyimleme yönteminin kontrolünü elimize almamız için yapılan bir girişim. Aynı zamanda, sosyal medya kaynaklı pasif haber tüketiciliğinin neden olduğu bilgi ilizyonunu yok etmek ve kendimizin en iyi halini bilgi sahibi olmak için ortaya koymamız hakkında.
Yavaş ya da değil, tüm medya kuruluşları için asıl zorluk, çelişkili teşvikler ve idealler dünyasında ekonomik olarak sürdürülebilir ve sorumlu bir model inşa etmek. Dijital çağın getirdiği hız ve geniş kitlelere hitap etme baskısı inkar edilemez ama karşı konulabilir. Yayıncılar hala bazı trendlere dahil olmamaya çalışabilir, daha fazlasını yaparak kapsamlı olarak karmaşık durumların içine girebilirler. Okuyucular da mevcut medya kakafonisi içinde kötü bir hizmet aldıklarının farkına varmaya başlayabilirler. Umalım ki, alternatifler için araştırmaya devam etsinler ve gazeteciliğin yükselmeye devam edeceği yollar bulabilsinler.
https://www.newyorker.com/culture/annals-of-inquiry/the-urgent-quest-for-slower-better-news